Yazın sonlarına doğru Anadolu’da tatlı bir telaş başlar. Domatesler alınır, biberler ayıklanır, patlıcanlar kurutulur, tarhana hazırlanır, turşular kurulur. Bu hazırlıklar yapılırken evlerin mutfağında ayrı bir hareketlilik olur.
Üstelik bu gelenek hâlâ devam ediyor. Bugün de birçok aile kendi salçasını yapıyor, tarhanasını hazırlıyor, sebzesini kurutuyor, turşusunu kuruyor. İyi ki de yapıyor. Çünkü aslında hazırlanan sadece kışlık yiyecekler değil; geçmişten gelen bir kültür de yaşatılıyor.
Benim çocukluğumda bu hazırlıkların başka bir güzelliği vardı. İnsanlar birbirine yardım ederdi. Birlikte oturulur, işler paylaşılır, sohbetler edilir, yorulunurdu ama o yorgunluğun bile ayrı bir keyfi olurdu. Çocuklar da büyüklerini izleyerek öğrenirdi. Bugün belki birçok şeyi çok daha kolay yapabiliyoruz ama o birlikteliğin, o imecenin verdiği duyguyu her zaman bulamıyoruz.
Şimdi markete gittiğimizde istediğimiz yiyeceğe, meyve suyuna, limonataya, hazır ürünlere her mevsim ulaşabiliyoruz. Elbette bunun hayatımızı kolaylaştıran güzel bir tarafı var. Fakat bir de işin diğer tarafını düşünmek gerekiyor.
Karnımızın doyması, gerçekten beslendiğimiz anlamına geliyor mu?
Hazır ve özellikle yüksek düzeyde işlenmiş ürünlerin hayatımızdaki yeri arttıkça, içeriklerini yeterince bilmediğimiz ya da çeşitli işlemlerden geçirilmiş ürünleri daha fazla tüketebiliyoruz. Oysa bedenimizin yalnızca tokluk hissine değil; yeterli ve dengeli biçimde protein, vitamin, mineral, lif ve diğer besin ögelerini almaya da ihtiyacı var.
Bazen karnımız doysa da vücudumuzun ihtiyaç duyduğu besin ögelerini yeterli ve dengeli biçimde alamayabiliyoruz.
Belki de bu yüzden evde hazırlamanın güzelliğini yeniden hatırlamalıyız. Mevsiminde aldığımız limonlarla evde bir sürahi limonata yapmak, meyveleri değerlendirerek kendi içeceğimizi hazırlamak, hazır meyve suyu almak yerine içeriğini ve eklediğimiz şeker miktarını bildiğimiz seçenekler oluşturmak… Bunların hepsi küçük gibi görünen ama aslında önemli alışkanlıklar.
Üstelik mesele sadece sağlıklı beslenmek de değil.
Evde hazırlarken ne kullandığımızı biliyoruz. Çocuğumuzla birlikte yapıyorsak ona da bir şey öğretiyoruz. Bazen bir tarif üzerinden geçmişimizi anlatıyoruz. Bazen de hiç farkında olmadan kuşaktan kuşağa aktarılan bir geleneği devam ettiriyoruz.
Gençleri de bu konuda eleştirmek istemiyorum. Onların hayatı bizim çocukluğumuzdan çok farklı. Zamanları daha az, hayat daha hızlı ve hazır olan her şeye ulaşmak çok kolay.
Ama belki onlara “Eskiden böyle yapardık.” demek yerine, “Bunu neden yapardık?” sorusunun cevabını anlatmalıyız.
Çünkü mesele sadece bir kavanoz salça, bir paket tarhana ya da birkaç sıra kurutulmuş biber değil.
Bunların içinde emek var.
Paylaşmak var.
Yardımlaşmak var.
Aile var.
Ve yıllardır bize aktarılan bir yaşam bilgisi var.
Geçmişteki her şeyi olduğu gibi geri getiremeyiz. Buna da gerek yok. Ama güzel olanı kaybetmemek, bugünün imkânlarıyla yeniden yaşatmak bizim elimizde.
Çünkü sağlıklı beslenmenin önemli adımlarından biri de ne yediğimizi ve tükettiğimiz ürünlerin içeriğini bilmekten geçiyor.
Ve bazen en güzel şey, çok uzaklarda ya da çok özel ürünlerde değil; kendi mutfağımızda, kendi emeğimizle hazırladığımız küçücük bir şeyin içinde saklı oluyor.