İnsanların Gıdayla Kurduğu İlk Bağ
İnsan, yemeği hiçbir zaman sadece karnını doyurmak için üretmedi. Bir sofra kurulduğunda, aslında bir düzen kuruldu. Mevsim ne söylüyor, toprak ne veriyor, evin içindeki hayat nasıl akıyor… Bunların hepsi sofranın etrafında şekillendi. O yüzden doğal besin kültürünü konuşurken, önce insanın doğayla kurduğu o ilk bağı hatırlamak gerekiyor.
Bugün “doğal beslenme” dediğimiz şey, çoğu zaman yeni bir keşif gibi anlatılıyor. Oysa bu, insanın en eski bilgisi. İlk insanlar için doğa, tüketilecek bir şey değil, dikkatle izlenecek bir dengeydi. Hangi bitki ne zaman toplanır, hangi kök yenir, hangisi dokunulmaz… Bunlar kitaplardan değil, yaşayarak öğrenildi. Bilgi, konuşa konuşa değil; bakarak, deneyerek ve tekrar ederek oluştu. Besin kültürleri üzerine yapılan çalışmalarda da bu bilginin, yazılı olmaktan çok yaşantıya dayalı bir birikim olduğu açıkça görülür.
Tarım başladığında her şey biraz daha netleşti. İnsan toprağı tanımaya başladı. Ekti, bekledi, zamanla sabretmeyi öğrendi. Neolitik dönem dediğimiz şey aslında insanın aceleyi bırakıp ritimle yaşamaya başlamasıydı. Gıda, sadece karın doyurmak için değil, hayatı düzenlemek için vardı. Sofra, bir araya gelinen yerdi; paylaşmanın, konuşmanın, susmanın bile yeri. Bugün beslenmeye dair tartışmalarda sıkça gözden kaçan bu yön, gıdanın yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda kültürel bir mesele olduğunu gösterir.
Anadolu bu hikâyenin tam merkezinde duruyor. Çatalhöyük gibi yerleşimler bize şunu söylüyor: İnsanlar sadece ev yapmadı, hayat kurdu. Ne yiyeceğini, nasıl saklayacağını, neyi ne zaman tüketmesi gerektiğini düşündü. Yüzyıllar sonra Frigler’de de aynı anlayışı görüyoruz. Toprakla kurulan bağ, tahıl üretimi, kırsal yaşam… Bunların hepsi sadece geçim meselesi değildi; bir yaşam biçimiydi. Anadolu’da beslenme, hep hayatın tam ortasında durdu. Bu süreklilik, coğrafyanın beslenme kültürü üzerindeki belirleyici etkisini açıkça ortaya koyar.
Geleneksel kullanım dediğimiz şey de buradan geliyor. İnsanlar bitkileri, kökleri, tahılları ve zamanla mantarları deneyerek tanıdı. Ne işe yarar, ne zaman toplanır, nasıl kullanılır… Bu bilgiler rastgele oluşmadı. Uzun uzun denendi, gözlendi ve aktarıldı. Bugün “gelenek” dediğimiz şey, aslında bu sabırlı ilişkinin bugüne kalan hâli. Bu birikim, kuşaktan kuşağa aktarılan sessiz bir bilgi alanı olarak değerlendirilmelidir.
Günümüzde bu bilginin yeniden konuşulmasının nedeni nostalji değil. Hızlandıkça bir şeyleri kaybettiğimizi fark ediyoruz. Mevsimi bilmeden yiyoruz, kaynağını düşünmeden tüketiyoruz. Sonra da dönüp “doğal olan neydi?” diye soruyoruz. Aslında cevap yeni değil; sadece uzun zamandır dinlemiyorduk. Güncel beslenme tartışmalarının merkezinde yer alan pek çok soru, geçmişte zaten deneyimlenmiş ve cevaplanmıştı.
Bu yazı dizisi de tam olarak buradan yola çıkıyor. İnsanların gıdayla kurduğu bu eski bağı yeniden hatırlamak için. Beslenmenin nasıl bir kültüre dönüştüğünü, coğrafyanın sofrayı nasıl şekillendirdiğini konuşacağız. Bitkilerden ve mantarlardan söz ederken onları bir moda ya da iddia konusu gibi değil; uzun bir birikimin doğal parçaları olarak ele alacağız. İlerleyen yazılarda, bu birikimin somut örneklerini ve geleneksel kullanım biçimlerini daha yakından ele almaya devam edeceğiz. Acele etmeden, büyük laflar etmeden, geçmişle bugünü aynı masada buluşturarak…