“Bozkır nedir? Sadece bir toprak parçası mı, yoksa üzerinden geçip gidilecek bir coğrafya adı mı? Hayır. Bozkır; insanın sabrının, kültürün köklerinin ve toprağın sadakatinin yazıldığı devasa bir hafıza defteridir. Bozkır; toprak, insan ve kültürün iç içe geçtiği bir varoluş sahasıdır. Bozkırın hafızası ise toprağın, insanın ve kültürün hikâyesidir. Her rüzgârda bir hikâye, her toprak parçasında bir sır saklıdır. Bozkır, binlerce yıllık hafızasıyla geçmişi bugüne taşır.”

Moderatörlüğünü yaptığım “Bozkırın Hafızası” adlı yerel TV programına başlarken yukarıdaki cümleleri sarf ederim. Ancak bu derin hafızayı, üzerinde yürüdüğü toprağın tozundan ibaret sananlar için bozkır, sadece bir “düzlükten” ibarettir. İşte bu sığ bakış açısı, bugün karşımıza “kimliksizlik” olarak çıkıyor.

“Bozkırın Hafızası” dediğimizde, bunu bir edebiyat oyunu sanıp alaycı sorularıyla küçümsemeye çalışanlar var. “Rüzgârda hikâye mi olurmuş?”, “Hafıza defterinin GPS koordinatı neresiymiş?” ya da “Altı üstü bir ova değil mi?” diyerek bu devasa mirası basite indirgeyenler, aslında kendi köksüzlüklerini ele veriyorlar. Bu alaycı tavır, bir entelektüellik göstergesi değildir. Aksine, aidiyetini yitirmiş, ruhu bu topraklara yabancılaşmış bir kimliksizliğin dışavurumudur. Onlar, rüzgârın sesini sadece bir hava olayı sanadursunlar; biz o rüzgârda binlerce yıllık bir yürüyüşün yankısını duyuyoruz.

Bize sığ bir kibirle soruyorlar: “Bozkır bildiğimiz düzlük değil mi, neyin hafızası bu?” Onlara cevabımız nettir: Haklısınız, bakmayı bilmeyen için orası sadece bir düzlüktür. Ama bin yıldır o düzlükte rotasını kaybetmeden, fırtınanın ortasında devlet kuranlar için orası bir “vatan” haritasıdır. Biz bugün o haritayı okumayı, yani o düzlüğe ruh veren iradeyi konuşuyoruz.

Durmuyorlar, alaya devam ediyorlar: “Rüzgâr hikâye mi anlatır, rüzgâr işte?” diyorlar. Bilmiyorlar ki rüzgâr aslında hep aynı eserdir. Ama ona kulak veren bir “ruh” varsa, o rüzgâr bir destanda “birlik ve dirliği”, “yeniden doğuşu”, “göçü” anlatır; bir ağıtta ise “evlat acısını”… Biz bugün rüzgârın fiziksel sesini değil, o sesin bin yıldır bizde bıraktığı yankıyı, yani asıl kimliğimizi arıyoruz.

Maddi bir kanıt peşinde koşan o kimliksiz akıl, “Hafıza defteri dedin, nerede bu defter?” diye soruyor. Bu defteri kütüphanelerin tozlu raflarında aramayın. Bu defter genlerimizde, dilimizde ve ferasetimizde yazılıdır. Bugün hâlâ karşılıksız bir “misafirperverlik” diyorsak, bir felaket anında hiç düşünmeden “bir” olabiliyorsak, o devasa hafıza defterinin sayfalarını çeviriyoruz demektir. Her şeyi maddeye indirgeyenler, “Her şeye kültür diyorsunuz, deniz de mi kültür?” diye sorarak konuyu basitleştirmeye çalışıyorlar. Evet, deniz de kültürdür. Ancak denizci için pusula neyse, bozkır insanı için de “töre” ve “destan” odur. Deniz dalgasıyla, bozkır ise fırtınasıyla insanı terbiye eder. Biz bugün bu terbiyenin Türk tarihindeki silinmez izini sürüyoruz.

Bu kimliksizlere inat, bozkırın hafızasını Oğuz Kağan’ın vasiyetiyle okumaya devam ediyoruz. Oğuz’un “Güneş bayrağımız, gökyüzü çadırımız” diyen vizyonunu sadece bir fetih arzusu olarak görmek, konuyu basitleştirmektir. Bu bir kimlik inşasıdır. Türk’ün hafızası Ergenekon’da dağı eriten o ateşle harmanlanmıştır. “Bitti” denilen yerden, daracık bir geçitten dünyaya yeniden taşan o irade; özgürlüğün, demiri bile eritecek kadar güçlü bir karakter olduğunu kanıtlar.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki programda söz ettiğimiz bozkırı sadece çorak bir arazi görenler, kendi iç dünyalarının kuraklığında kaybolmuşlardır. Biz ise “Kimliksizlere İnat”, o devasa hafıza defterinin sayfalarını çevirmeye, toprağın sadakatini anlatmaya ve rüzgârın fısıldadığı o kadim hikâyelere kulak vermeye devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki kökü derinde olmayanın ömrü kısa kalır. Bozkırın hafızası ise binlerce yıldır olduğu gibi, bugünün kimliksizleşme fırtınasında bize yol gösterecek kadar diridir.