Türkiye kamuoyu Doğu Türkistan kavramına, coğrafyasına, insanına, arzu edilen seviyede olmasa da aşinadır. Elbette bu Doğu Türkistan şuurunun esasını, Rahmetli İsa Yusuf Alptekin’in yıllarca Türkiye’de Doğu Türkistan Davası’na duyurulması cihetinde verdiği hizmetin çok mühim rolü vardır. Doğu Türkistanlı mültecilerin 1949’daki Çin işgalinden itibaren çeşitli dalgalar hâlinde Türkiye’ye iskân edilmeleri de Türkiye kamuoyundaki Doğu Türkistan şuurunun inşasında önemli bir paya sahiptir.

“Doğu Türkistan” veya Doğu Türkistanlıların kendi tabirleriyle “Şarki Türkistan” adından da anlaşılacağı üzere, Doğu Türkistan, “Uluğ Türkistan” olarak bilinen coğrafyanın sadece doğu kesimini ifade etmektedir. Bu coğrafyanın batısı, kuzeyi ve güneyi de bulunmaktadır. Batı Türkistan; Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın güney bölgelerinden teşekkül ederken Kuzey Türkistan; Kazakistan’ın kuzey bölgeleri ve günümüzde Rusya Federasyonu’nun hudutları içinde kalan Güney Sibirya’dan İdil-Ural Bölgesi’ne kadar uzanan Türk yerleşim sahalarını ihtiva etmektedir. Bu saha; doğuda Hakasya, Dağlık Altay Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti gibi muhtar cumhuriyetleri, batıda ise Kuzey Kazakistan’dan Rusya’nın Orenburg vilayeti üzerinden İdil-Ural Bölgesi’ndeki Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan gibi muhtar Türk cumhuriyetlerine bağlanan coğrafyayı içermektedir. Bu yazının konusunu teşkil eden Güney Türkistan ise Özbekistan ve Türkmenistan’ın güneyinden Afganistan, hatta Pakistan içlerine kadar uzanan araziden oluşmaktadır.

Güney Türkistan, tarihî olarak Cenubi Türkistan, Bend-i Türkistan (Türkistan Duvarı) veya Afgan Türkistanı gibi isimlerle bilinmektedir. Bu coğrafya, Türkmenistan ve bilhassa Özbekistan’ın tabii bir uzantısı mahiyetindedir. Nüfus yoğunluklu olarak Özbek ve Türkmen Türkleri ile Taciklerden ibarettir. Bu Türk zümreleri ve Taciklere ilaveten az miktarda Kırgız, Kazak ve Karakalpak Türk toplulukları da bölgede yaşamaktadır. 19. yüzyılda bu bölgede merkezi önce Belh şehri, daha sonra Mezar-ı Şerif olan ve Belh, Kunduz, Cüzcan, Saripul, Feryab, Tahar ve Bedehşan vilayetlerini içeren bir Türkistan Eyaleti mevcuttu. 1850 yılında bölgedeki Türk hanlıklarının ortadan kaldırılmasıyla kurulan bu eyalet, 1946 yılında lağvedilmiştir. Günümüzde bu bölgede yaşayan Türklerin nüfusunun tam olarak kaç kişiden ibaret olduğu konusunda kesin bir bilgi mevcut değildir. Ancak bölgede yaşayan Özbek, Türkmen, Kırgız ve Kazak Türklerinin toplam nüfusu hakkındaki tahminî rakamlar 12-16 milyon arasında değişmektedir.

Ancak Güney Türkistan’ın sadece bu tarihî Türkistan eyaletinin topraklarıyla mahdut olduğunu söylemek doğru değildir. Zira bu bölgenin hemen güneyinde, Hazaracat veya Hazaristan olarak bilinen Hazara Türklerinin yoğun olarak yaşadığı bölge yer almaktadır. Esas olarak Bamyan, Gazne, Daykundi, Meydan Vardak ve Gur vilayetlerinden ibaret olan Hazaracat, kısmen Uruzgan ve Pervan vilayetlerini de kapsamaktadır. Sayıları kesin olarak bilinmeyen Hazaraların toplam nüfusunun 4,5-8 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Hazara Türkleri günümüzde “Hazaragi” olarak adlandırılan ve bol miktarda Türkçe ve Moğolca kelime barındıran Farsçanın hususi bir lehçesini konuşmaktadırlar. Dil durumundaki bu karmaşık vaziyet, Hazara Türklerinin kimlik algısına da aksetmiştir. Hazaraların büyük çoğunluğu Türk olduklarının farkında iken bir kısmı kendilerini İrani, bir kısmı ise İranilerden ve Türklerden ayrı bir millet olarak addetmektedirler. Bir milyon civarında Hazara’nın da Pakistan’da yaşadığı tahmin edilmektedir.

Ülkenin batı ve kuzeybatı kesimlerinde yoğun olarak yaşayan Aymak Türkleri de Hazaralara benzer, hatta onlardan daha girift bir manzara arz etmektedirler. En yoğun şekilde Türkmenistan hududunda bulunan Badgis vilayetinde yaşayan Aymaklar, kısmen de Herat, Feryab ve Gur vilayetlerinde meskûndurlar. Aymakların da dil vaziyeti ve kimlik algıları oldukça karmaşıktır. Bir kısmı Özbek Türkçesi konuşurken bir kısmı Farsça, bir kısmı da Peştunca konuşmaktadır. Kimlik tanımlamaları da bu dil durumlarına koşut bir görüntü sergilemektedir. Kabil, Mezar-ı Şerif, Kandahar ve Herat gibi şehirlerde yaşayan Kızılbaş veya Avşar Türkleri de benzer bir durumdadır. Bir kısmı Azerbaycan Türkçesine benzeyen bir Türkçe konuşurken, büyük çoğunluğu Farsça ve bir kısmı da Peştunca konuşmaktadır. Ancak Aymakların aksine Kızılbaşların Türkçe konuşmayanları dahi çok güçlü bir Türklük bilincine sahiptirler.

Görüldüğü üzere, Güney Türkistan olarak adlandırılan sahayı, yalnızca ülkenin kuzeyiyle tahdit etmek, Afganistan’daki Türk varlığının mühim bir kısmını dışarıda bırakmak manasına gelmektedir. Batıdan doğuya ülkenin kuzey ve orta kesimleri kesif bir şekilde Türklerle meskûn olduğu gibi, Türk varlığı Uruzgan ve Kandahar gibi güney bölgelerine, hatta oradan Pakistan içlerine kadar uzanmaktadır. Ancak ülkenin güneyindeki bu Türk varlığı ile ilgili olarak bir meseleye açıklık getirmek elzemdir. Güneydeki bu varlık kuzeydeki Türk nüfusunun oradaki bir uzantısı veya taşması olarak telakki edilmemelidir. Bilakis bu Türk zümrelerinin daha eski güçlü bir Türk varlığının son bakiyeleri olduğunu iyi anlamak icap eder. İlgisizlik ve sahipsizlik neticesinde bölgedeki Türk varlığı Peştun ve Fars kültürünün tesiri altına girmiş ve büyük nispette erimiştir. Mesela günümüzde Peştunların iki ana kolundan bir olan Gılcailerin Halaç Türklerinin torunları olduğu bilinmektedir. Hatta 1970’li yıllara kadar Gılcailer arasındaki bazı yaşlıların hâlâ Halaç Türkçesi konuşabildikleri kayıt altındadır. Peştunların diğer ana kolunu teşkil eden Abdalilerin de Eftalitlerin yani Akhunların torunları oldukları bilinen bir diğer gerçektir. Yani daha eski bir erime mevzubahistir.

Ülkenin güneyindeki Türk varlığında meydana gelen bu tahribatın günümüzde ülkenin orta kesimlerine, hatta kuzeyine sirayet etmeye başladığına şahit olunmaktadır. Peştun nüfus artık kuzey bölgelerine yayılmaya başladığı gibi, Taciklerle olan içtimai ilişkiler Türkler arasında bir Farslaşmaya da sebep olmaktadır. Güney Türkistan’da Türklerin siyasi ve içtimai etkinliklerinin 1990’lı yıllarla mukayese edildiği zaman, çok kötü bir noktaya geldiğine şahit olunmaktadır. 1990’lı yıllarda Güney Türkistan Türkleri, Özbek Komutan Abdürreşit Dostum önderliğinde Mezar-ı Şerif merkezli bir fiilî muhtariyet tesis etmişler ve Türkiye’den de aldıkları destekle mühim bir askerî, siyasi varlık teşkil etmişlerdir. Ancak Türkiye’nin yakın tarihinde tecrübe ettiği en büyük talihsizliklerden biri olan Davutoğlu devrinin “stratejik derinlik” olarak adlandırılan dış politikanın en büyük kurbanlarından biri, Güney Türkistan olmuştur. Birtakım geçici payelerle Dostum, elindeki silahlı gücü merkezî yönetime devretmeye ikna edilmiş ve daha sonra bu payeler elinden alınınca Güney Türkistan Türklüğü Taliban’a teslim olmak zorunda kalmıştır.

Bu topraklar tarih boyunca Türk kültür tarihinde çok ehemmiyetli bir rol oynamış ve pek çok Türk büyüğünün kaynağı veya ebedî istirahatgâhı olmuştur. Mesela büyük Türk sufisi Mevlâna Celaleddin-i Rumi, Belh’te doğmuş, oradan ailesiyle birlikte Anadolu’ya göç etmiştir. Büyük Türk sultanlarından Gazneli Sultan Mahmud Gazne’de, oğlu Sultan Mesud ise Gazne yakınlarındaki Ruzbaz bölgesinde metfundurlar. Çağatay Türkçesinin kurucusu kabul edilen büyük Türk kültür adamı Ali Şir Nevai, Herat şehrinde, aynı şekilde Timurlu hükümdarı ve büyük Türk kültür adamı Hüseyin Baykara da yine Herat şehrinde, Çağatay edebiyatının en muhteşem nesir örneklerinden, hatta bütün Türk edebiyatının en güzel hatıratlarından biri olan Babürname’nin yazarı, Hindistan Timurlu Devleti’nin kurucusu Babür Şah ise Kabil şehrinde gömülüdür. Bu sayılanlar, Güney Türkistan ve umum Afganistan arazisiyle ilişkili Türk büyüklerinin sadece birkaçıdır.

Görüldüğü üzere, Güney Türkistan coğrafyası ve onun tabi uzantısı olan bütün Afganistan arazisi, tarih boyunca Türk kültür ve medeniyetinin en mühim merkezlerinden biri olmuştur. Bu tarihî Türk vatanı, ilgisizlik, sahipsizlik ve birtakım başka amiller neticesinde Fars ve Peştun kültürü altında ezilmektedir. Ülkenin güneyinde Türk varlığını yok etme noktasına getiren Peştun ve Fars kültür tesiri, ülkenin orta ve kuzey kesimlerine de sirayet etmeye başlamıştır. Uluğ Türkistan’ın ayrılmaz bir parçası ve Türk medeniyetinin en kadim merkezlerinden biri olan Güney Türkistan büyük bir tehlike altındadır.